RESTORASYON SİTESİ

Kadınlar Erkekleri Neden Sever?

1/8/2007 ·

1. Omuzları ergonomiktir.

2.Ne kadar gereksiz detaylar içerirse içersin, anlattığımız her şeyi dinlerler.

3.İltifat edip güzel ve akıllı hissetmemizi sağlarlar.

4. Peşimizden koşturup özgüvenimizi arttırırlar.

5. Traş olduklarında yanakları yumuşacık olur.

6. Hesabı ödemek için istekli olurlar.

7. Büyüyünce bize bakma hayalleri kurarlar.

8. Çiçek alırlar.

9. Her zaman için teknolojiden bizden daha iyi anlarlar.

10. Bir araya geldiklerinde ilgimizi çekmeyen konulardan konuşup bizi sıksalar bile, teknik servis olarak işimize yararlar.

11. Eve geç kalma dertleri olmadığından, bizi uğurlamadan eve gitmezler.

12. Ailemizden gece izni alabilmemiz icin dua ederler.

13. Ağladığımızda bizden fazla üzülürler.

14. Ağlayarak onlara her istediğinizi yaptırabilirsiniz (üstelik bu gerçeği bilirler de).

15. Pek ağlamazlar ama ağladıklarında da çok şirin olurlar.

16 .Sık sık en iyi arkadaşımız olurlar.

17. Bizim için ulaşamadığımız raflardaki esyaları alırlar.

18. Riskli işlere onlar girerler.

19. Bi durum olduğunda müdahale ederler.

20. Namus kurtarmacalık oynarlar, kendilerini Cüneyt Arkın zannederler.

21. Olmadık şeyleri kıskanıp bizi kendilerine güldürürler.

22. Kapıları açar, hatta bazen sandalyelerimizi tutarlar.

23. Takım elbise ile acaip janti olurlar.

24. Öpücüklerden sıkılmazlar.

25. Sadece yumuşak olmamız bile onlar için müthiştir.

26. Çocuk doğurma yeteneğine sahip olmamızı büyük bir hayret ve saygı ile karşılarlar. Onlar takdir edilmekten büyük zevk alan, güçlü görünüşlü küçük çocuklardır. Yaptıklarını onaylıyor gibi görünüp istediğimizi yaptırır, sonra da acırız. Pek tatlı şeylerdir doğrusu. Bu güzellikleri her gün yaşamak ya da bir daha asla yaşamamak için...
 
alıntı

Yorum (yok) Yorum yaz!

Zıçan adam

3/8/2006 ·

süper mutlak tıklayın
10 çeşit zıçanadam

 

http://www.koreus.com/files/200408/super_doodie.html

Yorum (2) Yorum yaz!

Necip Fazıl Kısakürek (1901)

21/3/2006 ·

 

  1. Kendi ifadesiyle "Çemberlitaş'ta, Sultanahmet'e doğru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konakta" doğmuştur (1904). Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji'nde okumuş ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi'nde yapmıştır (1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal'den görmüş, ama asıl anlamda "edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş" dediği İbrahim Aşkî'nin etkisinde kalmıştır. İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun "deri üstü deri bir plânda da olsa" tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi'nin "namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra" Darülfünun Felsefe Bölümü'ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel'dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl da Paris'te öğrenim yapmıştır (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye gelen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, yaşamını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.

    Necip Fazıl Kısakürek "uzun süren, fakat fikrîfaaliyetini ve yazı yazmasını engellemeyen bir hastalıktan sonra Erenköy'deki evinde ölmüş (25 Mayıs 1983), hadiseli bir cenaze merasiminden sonra Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.

    Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü'nü almıştır. Kısakürek'e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" (25 Maysı 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını vermiştir.


    Yazın Yaşamı

    Kendi sözleriyle "büyükbabasından en küçük yaşlarda okuma yazma öğrenen" Kısakürek, daha çocukluğundan itibaren önce "Fransızların aşağı tabaka muharrirlerine ait tümen tümen tercümeler" olmak üzere oniki yaşına kadar "ölçüsüz, abur cubur bir okuma hastası" olmuştur. Şöyle yazmaktadır: "(Pol ve Virjini), (Graziyella), (La-dam-d-kamelya), (Zavallı Necdet) gibi hissîlik ve edebîlik iddiasındaki eserlere kadar tırmanan alâkam, nihayet hastalığa dönüşmüş, gecelerimi ve gündüzlerimi bir ağ sarmıştı". Edebiyata böylesine bir okuma tutkusuyla giren Necip Fazıl, "şairliğinin on iki yaşında başladığını", hastanede yatan annesini ziyarete gittiği sırada onun yanındaki yatakta yatan "veremli bir kızın şiir defterini" göstererek "senin şair olmanı ne kadar isterdim" dediğini belirterek, şunları eklemektedir: "Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi. Gözlerim, hastane odasının penceresinde savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı içimden kararı verdim; Şair olacağım! Ve oldum".

    Necip Fazıl'ın yayımlanan ilk şiir Örümcek Ağı adlı kitabına "Bir Mezar Taşı" başlığıyla alacağı "Kitabe" şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua'da çıkmıştır. "benim de yerim bu el oldu yâhu/Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu" dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim'in "Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?" dediğini yazmaktadır Necip Fazıl anılarında. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milhi Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.

    Necip Fazıl 1925 yılında Paris'ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara'da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri'nin sahipliğindeki kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul'a nakletmiş, ancak fazla okur bulamayan dergi 17'nci sayıda kapanmıştır.

    Necip Fazıl, 1943 yılında bu kez, dinsel ve siyasal kimliği de olan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu'da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle laikliğe karşı çıkan, Sultan Abbdülhamit'i savunan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri olmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, Ağaç'ta olduğu gibi Büyük Doğu'nun ilk sayılarında da yazar kadrosu haylı kozmopolittir. Bedri Rahmi'nin Sait Faik'e yeni edebiyatın bir çok imzası dergi sayfalarında görülmektedir.

    Ancak, Necip Fazıl Büyük Doğu'yu özellikle dinsel bir kavga organı duruma getirdikçe bu yazarlar bir bir çekilmiştir sayfalardan. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu'nun toplatılması üzerine Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı çıkarabildiği Borazan diye bir siyasal mizah dergisi de çıkarmıştır.

    Yapıtları

    Şiir:

    Örümcek Ağı (1925),

    Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1962), Şiirlerim (1969), Esselâm (1973), Çile (1974), Bu Yağmur.

    Oyun:
    Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye (1940), Sabır Taşı (1940), Para (1942), Nami Diğer Parmaksız Salih (1949), Reis Bey (1964), Ahşap Konak (1964), Siyah Pelerinli Adam (1964), Ulu Hakan Abdülhamit (1965), Yunus Emre (1969).

    Roman:
    Aynadaki Yalan (1980), Kafa Kağıdı (1984-Milliyet Gazetesinde Tevrika).

    Öykü:
    Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil (1932), Ruh Burkuntularından Hikâyeler (1964), Hikâyelerim (1970).

    Anı:
    Cinnet Mustatili (1955), Hac (1973), O ve Ben (1974), Bâbıâli (1975).

    KALDIRIMLAR / I

    Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,
    Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
    Yolumun karanlığa karışan noktasında,
    Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

    Kara gökler külrengi bulutlarla kapanık;
    Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
    Bu geceyarısında iki kişi uyanık:
    Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.

    İçimde damla damla bir korku birikiyor;
    Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
    Simsiyah camlarını üzerime dikiyor,
    Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler.

    Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
    Kaldırımlar, duyulur,ses kesilince sesi;
    Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

    Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta,
    Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum.
    Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

    Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
    İki yanımda aksın bir sel gibi fenerler.
    Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
    Yolumda bir tâk olsun zulmetten taş kemerler.

    Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim;
    Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.
    Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim,
    Örtün, üstüme örtün serin karanlıkları.

    Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
    Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.
    Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
    Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi...



    BU YAĞMUR
    Bu yağmur, bu yağmur bu kıldan ince,
    Nefesten yumuşak yağan bir yağmur.
    Bu yağmur, bu yağmur bur gün dinince,
    Aynalar yüzümü tanımaz olur.

    Bu yağmur kanımı boğan bir iplik,
    Tenimde acısız yatan bir bıçak.
    Bu yağmur yerde taş ve bende kemik,
    Dayandıkça ağır ağır yanacak.

    Bu yağmur, soğumuş yarada kezzap,
    Sabrın memesine yapışmış sülük,
    Ne başı, ne sonu olmayan azap,
    Yandıkça gelişen sihirli kütük.

    Bu yağmur, tufanı belki de Nuh'un,
    Ve gölgede yüzen odam, gemisi,
    Akrebi, çiyanı, böceği ruhun,
    Ne varsa meydanda, meydanda hepsi.

    Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
    Karanlık kovulmaz düşüncelerden.
    Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
    Sularsan, seslerden ve gecelerden.

Yorum (2) Yorum yaz!

Çanakkale kitabı

21/3/2006 ·

Azman Dede Balıkesir`de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi

İvrindi'nin Mallıca köyünden 104 yaşında Azman Dede idi. Gençliğinde iki

metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman

demeye başlamış,soyadı kanunu çıkınaca da Azman soyadını almıştı. Esas

ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel ara ştı rma sıras ında

Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları a ğır işitiyordu.

Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına ba ğıra bağı

ra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı. Sordukları mı

cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla,

hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına

dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı :

-"Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi.

Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi

askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek

yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene

soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla

üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna

hazırlıyorduSıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söylerek

gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; "Yavrum siz

kimsiniz?",içlerinden biri; "Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz

Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o

çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile

bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle

tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye. Onları

karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha

kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik.

Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri

gelip siperlerimizi bombalamaya başladı lar. Yer gök top sesleriyle

inliyordu.Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce

ölenlerinkol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla

siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu.

Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman yandık!.."

diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki

çiçek toplarm ış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki

bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin

gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık

demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi. Tam

onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye

başladı!..Annem beni yeti ştirdi bu yerlere yolladıAl sancağı teslim etti

Allah'a ısmarladıBoş oturma çalış dedi hizmet eyle vatanaSütüm sana helal

olmaz saldırmazsan düşmanaBaktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha

katıldı. Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar.

Bitiyor bir daha söylüyorlar.Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak... Hücum

anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri

yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi.

Birden yüzbaşı "Hücum!.."diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün

alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o

çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an

bir makinalı yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma

dökülüverdiler.Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç

gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."Azman dede

ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları

içinde bize çay getirdi. Eğildi;"Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını

bugün ilk defa anlattı ." Dedi.

>>

>>C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin hazırladığı Çanakkale

adlı kitapçıktan.

Yorum (1) Yorum yaz!

Papatyanin Hikayesi

20/3/2006 ·

PAPATYANIN HİKAYESİ
Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını...
Bir gün, aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa.... Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş...

Ve işte bir gün...Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..

Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru....

Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş....

Papatya anlamış artık...

Sevgi, emek istermiş...

Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini... Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık....

Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini

 

Yorumlarınızı bekliyorum ;)

Yorum (yok) Yorum yaz!